Barsak- Beyin bağlantısı:

 

Son zamanlarda tıpta bir paradigma değişikliğinden sıkça bahsedildiğini duyuyoruz. Şimdiye dek vücudun atık borusu olarak bildiğimiz ve yıllarca bir boşaltım organı olmak dışında pek de görevi bilinmeyen barsaklardan ikinci beyin olarak bahsedilir oldu. Şüphesiz buraya birden bire gelinmedi. Tarihin tozlu sayfalarına itilmiş değerli araştırmalar, gözlemler birikti ve nitel bir sıçramaya neden oldu. Gerçeklerin, gözlerden kaçsa da açığa çıkmak gibi bir huyu vardır bilirsiniz…

Barsakların bir atık borusu olmaktan çıkıp ikinci beyin önemine ulaşması aynı zamanda vücudun işleyişine, hastalıkların ortaya çıkışı ve tedavisine yepyeni bir yaklaşımı da beraberinde getirdi.

Bu yeni paradigmayla adeta coğrafi bölümlere ayrılmış ve birbiriyle bağlantıları neredeyse kopartılmış beden algısı yıkılmış oldu. Vücudu; inanılmaz bir denge ve koordinasyon halinde çalışan, tüm hücrelerinin sıkı ilişkiler yoluyla birbirlerinden her an haberdar olarak iş gördükleri bir bütünlük içinde algılamamızı sağlayan yeni bir teori ortaya çıkmış oldu.

Mikrobiyata / Mikrobiyom: Barsaklarımızda yaklaşık 100 trilyon sayıda ve 7000 türde bakteriyle birlikte yaşamaktayız. Bir yağmur ormanı zenginliğindeki bu ekosisteme mikrobiyata, onların sahip olduğu ve bizim gen havuzumuza dahil genetik materyale de mikrobiyom denmektedir. Mikrobiyota; gen, diyet, yaş, coğrafya, antibiyotik kullanımı, doğum şekli, beslenme ve stres gibi faktörlerden etkilenen dinamik bir varlıktır. Vücudumuzdaki hücre sayısının yüzde 90’ ı bakteriden, yüzde 10 ‘u insan hücresinden oluşur. Bu demektir ki insandan çok bakteriyiz! Bu trilyonlarca bakterinin spesifik görevleri henüz aydınlatılamamış olsa da şimdiden, vücutta tüm işlevlerden, hastalıktan ve sağlıktan sorumlu olduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Besinlerin sindirimi, önemli vitamin ve hormonların üretimi, kan şekerini ve kolesterolü kontrol etmek, diyabet, kardiyovasküler hastalıklar, osteoporoz ve immün rahatsızlıklara kadar bir çok hastalığı yönlendirmek halen farkında olduğumuz işlevlerdir.

Pasaport kontrol merkezi olarak barsaklar

Barsak yüzeyi villus denen küçük çıkıntılarla kaplıdır. Böylece iç yüzey alanını genişleterek daha fazla emilim yüzeyi sağlar. Barsak yüzeyi villus denen bu kılcıklarla birlikte açılacak olsa 40-120 metrekare bir alan söz konusudur. Bu kılcıkların üzeri tek sıra hücre dizisiyle kaplıdır. Tek sıra hücre ile kaplıdır çünkü barsaklar hem besinlerin emilimi hem de yabancı maddelerin girişinin kontrolü gibi birbirine zıt iki görevi aynı anda yapar. Tıpkı sınırlarda pasaport kontrolü yapıldığı gibi vücuda girişte antijen kontrolü yapılır. Kimin tanıdık kimin yabancı olduğuna bu ince sınır hattında karar verilir. Bu 40-120 metrekarelik alan boyunca hayat boyu yenen kilolarca yiyecek, ayrıca bir çok bakteri, virüs, parazit, ayrıca vücuda girmemesi gereken gıda antijenleri geçer. “ Bir başka biçimde söylersek, bağışıklık sisteminin tek bir gün içinde barsak mukozası yoluyla karşı karşıya geldiği yabancı madde, mikrop ve antijen miktarı, vücudun tüm bölümlerinin toplamının hayat boyunca karşılaştıkları mikrop ve yabancı antijenden daha fazladır.”

Hayati kontrol mekanizması bu kadar önemli olduğu için de bağışıklık sistemi barsak mukozası altında bulunur. Barsakların immün sistemin merkezi oluşu da barsakların neden çok önemli bir merkez olduğunu açıklayan önemli bir bulgudur. Tıbbi açıdan önemli olan aslında bulgunun yeni olmasından çok “yeni dikkate alınıyor” olmasıdır.

Vücut immün hücrelerinin yüzde 70-80 i barsaktaki lenfoid dokuda yerleşiktir ve bu hücreler özel reseptörleri sayesinde mikrobiyatadaki değişiklikleri hissedip takip ederler.” Barsakta yerleşik bu bağışıklık sistemi, lenf kanalları, sitokinler (mikrop ve diğer antijenlere karşı yanıtta salgılanan, immün ve iltihap cevaplarını düzenleyen moleküller )yoluyla karaciğer immün hücrelerinden beyindeki immün hücrelere kadar (mikroglia) tüm bağışıklık sistemiyle her an ilişkide olan karmaşık bir sistemdir. Bu sistem aynı zamanda allerji, iltihap ve otoimmün cevapların programlandığı yerdir.

Mukozayı oluşturan tek katlı epitel hücrelerinin arasında özel kilitler bulunur. Bu kilitler belli bir büyüklükten daha fazlasının kana karışmasına izin vermez. Böylece vücudun yabancı kabul ettiği moleküller yoluyla bağışıklık sisteminin alarme olmasına ve savunma-saldırı mekanizmasının harekete geçmesine izin vermez. Buna barsak bariyeri deniyor.

Barsaktaki immün sistem uyarıldığında barsak epiteli altındaki sıkı bağlantılar geçirgen hale gelir. Böylece, kana geçmemesi gereken moleküller, bakteri ve virüsler, bazan mide asidi azlığı nedeniyle yeterince parçalanmamış proteinler kana geçerler. Bu durum bağışıklık uyarımını sürekli bir hale getirir. Vücuttaki bağışıklık hücreleri ve salgıladıkları maddeler yoluyla beyindeki hücreler dahil tüm hücreler uyarılır ve yaygın bir enflamasyon (yangı, iltihap) cevabı ortaya çıkar.

Beyindeki glia hücreleri beynin immün cevabında görevli hücrelerdir. Öte yandan beyinde de tıpkı barsak epitel hücrelerinin oluşturduğu, sıkı kilit sisteminin aynısı mevcuttur. Beyin sinir hücreleri ile kandamarları epiteli arasındaki bu bariyere kan beyin bariyeri denir. Kilit sistemini oluşturan moleküller barsaktaki kilit sistemiyle aynıdır.

Barsak geçirgenliğini arttıran, sızdıran barsağa neden olan tüm faktörler kan beyin bariyerini de bozarak, kandan beyne geçmemesi gereken moleküllerin geçmesine neden olur. Dolayısıyla “sızdıran beyin” den bahsetmek de mümkündür.

Barsak ve Kan Beyin Bariyeri geçirgenliğine neden olan faktörleri kabaca sayacak olursak;

  • Gıda duyarlılıkları ( Gluten, süt, soya…)
  • Raf ömrü uzatılmış paketli yiyecekler ( katkı maddeleri, gıda boyaları )
  • Uzun süre kullanılan antibiyotikler, mide koruyucu denilen proton pompa inhibitörleri
  • Uzun süre kullanılan doğum kontrol hapları
  • Kimyasal temizlik ve makyaj malzemeleri, bakteri yokeden sabunlar, ağız dezenfektanları
  • Ağır metaller, toksinler
  • Mono sodyum glutamat ( yemeğin tadı beyin tarafından güzel algılansın diye hem hazır hem de lokantalarda yemeklere konan nörotoksik madde )
  • Aşırı şeker tüketilmesi, yapay tatlandırıcılar
  • Alkol
  • Kortizon tedavisi
  • Yetersiz besin alımı
  • Sindirim kanalı enfeksiyonları

İmmün sistem harekete geçtiğinde vücudun alarm için vereceği cevaplar dizisi hatalı bir hatta yürümeye başlar. Vücut kendi dokularını yabancı görerek saldırır. İmmün hücreler yoluyla topyekün, sitokin denen ve hücrelerin birbirleriyle iletişimini sağlayan haberci proteinler ve antikorlar üretilir. Enflamatuar (yangısal) bir cevap başlar. Eklemler, troid ve en çok beyin bu hatalı cevaptan nasibini alır. Beyin de bir immün sisteme sahiptir. Mikroglialar, astroglialar sitokinlere cevap verirler. Barsaktan mesaj aldıklarında; saldırı altında oldukları, bir şeylerin yolunda gitmediği mesajı vermeye başlarlar. Beyindeki enflamatuar sitokinler duygu durum, algı ve beyinde olup biten herşeye müdahale etmiş olurlar.

Son yılların en önemli bilimsel keşiflerinden biri barsak florasının barsak ve beyin arasındaki çift yönlü iletişimde bulunduğunun açıklanmasıydı.

Barsak beyin arasındaki etkileşim sadece nöral değil, aynı zamanda endokrin, immün ve metabolik bağlantıları da içeren çok yönlü ve kompleks bir sistemdir.

Bu çift yönlü sinirsel iletişim, birkaç ayrı mekanizmayla sağlanmaktadır.

    1. Barsak mukoza bariyeri – Kan beyin bariyeri: Bu bariyerler insan yaşamı ve hayatta kalması için vazgeçilmezdirler. Bununla birlikte bir çok faktör, stres de dahil olmak üzere bu sıkı birleşme noktalarının bütünlüğünü bozarak mikrobik metabolitlerin, sitokinlerin, toksinlerin, allerjenlerin, karsinojenlerin, gıda katkı maddelerinin kan dolaşımına girmesine izin verebilirler. Uyarılan enflamasyon, beyni ve performansını doğrudan etkileyebilir. Düşüncede bulanklık ve dikkat toplamada güçlükle ortaya çıkan “beyin sisi” beyindeki enflamasyonun bir göstergesidir.
    1. Barsak sinir sistemi ve vagus siniri: Barsak ( enterik ) sinir sistemi ağızdan başlayarak kalın barsağa kadar uzanan, binlerce sinirden oluşan ve beyinden bağımsız çalışan bir sinir ağıdır. Barsak kasılma, gevşemesini, sindirim hareketlerini, mukozal salgıları kontrol eder. Enterik sinir sistemindeki bozukluklar sindirim kanalı hastalıklarını oluşturur. Bu sistemde 400 ila 600 milyon arasında sinir hücresi bulunur ki omurilikteki sayı kadardır. Barsak mikrobiyotası ve beyin arasındaki doğrudan sinirsel iletişim temel olarak vagus siniri yoluyla gerçekleşir. ‘Dinlen ve gevşe’ amacıyla çalışan parasempatik sistemin önemli bir parçasıdır. Beyinden çıktıktan sonra dil kökü, yutak, gırtlak yemek borusu, kalp ve akciğer gibi göğüs içi organlar, mide, karaciğer, bağırsaklar gibi  karın organlarına dallar verir. Genel olarak sindirim sistemini hızlandırırken diğer sistemleri yavaşlatır, kalp atım hızını korur, yutağın kaslarının uygun bir şekilde kasılmasını, hareket etmesini sağlar. Ses çıkarma işleminin gerçekleşmesine katkıda bulunur. Bilinçli olarak kontrol etmediğimiz pek çok süreci yönetir. Gıda alımı, tokluk, enerji, kilo alımının düzenlenmesinde görevleri vardır. Psikiyatrik bozuklukların, stres kaynaklı ve enflamasyonla ilgili hastalıkların oluşumunda rolü vardır. Bu nedenle vagus sinir uyarımı ve çeşitli meditasyon teknikleri esas olarak vagus sinirinin rahatlatıcı ve anti enflamatuar özelliklerinden dolayı tedavide gittikçe artan bir öneme sahiptir.
    1. Nörotransmitterlerin salgılanması: Nöronlar yani sinir hücreleri arasında veya bir sinir hücresi ile başka bir hücre arasında iletişimi sağlayan kimyasallara nörotransmitter denir. Sinir sistemi boyunca uyarılar bu kimyasal taşıyıcılar yardımıyla iletilirler. Barsakta beyindekinden fazla nörotransmitter mevcuttur. Dopamin, serotonin, norepinefrin, asetilkolin, melatonin ve GABA barsakta üretirler. Bakteriler ve beyin hücreleri arasında kompleks bir ağ bulunur ve sinir hücreleri ile bakterileri ayırmak zorlaşır. Dopamin ana motivasyon transmitteridir.Yapmayı isteyebildiğimiz, yapmaktan heyecan duyduğumuz bir şey için kendimizi motive ettiğimiz şeyler dopamin ile ilişkilidir. Görevleri başlatamamak, bitirememek düşük dopamin aktivitesi ile ilgilidir. Dopamini yükseltmenin en önemli yollarında biri fiziksel aktivitedir. Fiziksel egzersiz dopamini hızla arttırır. İkinci ana nörotransmitter serotonindir. Serotonin duygudurumla ilgili önemli bir nörotransmitter dir. Serotonin düşükse hiç bir şey zevk vermez. Bir diğeri asetil kolindir. Bu hafıza nörotransmitteridir. hayattaki şeyleri, kelimeleri ve olayları hatırlayabilmeyi sağlar. GABA ise diğer bir amino asit olan glutamik asitten üretilir.Beyindeki motor hücrelerin aşırı uyarılması ile ilgili epilepsi ve dikkat eksikliği durumlarında yardımcıdır.
  1. Stres ve HPA aksı: Stres barsak mikrobiyomunun bileşimini etkileyebilir. Hipotalamus- hipofiz ve adrenal bezin stres nedeniyle uyarılması kortizol salınımına neden olur. Tehlikeli bir durum karşısında ortaya çıkan bu evrimsel tepki, bizi tehditden kaçmaya ya da savaşmaya hazırlar. Ancak bu tepkinin uzun süreli olması depresyon ve alzheimer gibi sorunlara da zemin hazırlar. Kaygı düzeylerinin yüksek sürmesi barsak hareketlerini ve mikrobiyata kombinasyonunu etkiler. Aynı zamanda barsak mikrobiyatası kaygı ve depresyonu hafifletmek için HPA ekseni boyunca kortizol artışını da engelleyebilir. Bu nedenle HPA ekseni barsak-beyin ekseni ile çift yönlü etkileşir. Barsak mikrobiyatası tarafından salgılanan ve sinir dokusu açısından aktif moleküller sinir sinyallerini düzenleyebilme yeteneğine sahiptir ve uyku, iştah, duygudurum, bilişsel özellikler gibi nöropsikiyatrik durumları etkiler. Stres barsak bariyeri fonksiyonunda değişikliklere yolaçarak farklı moleküllerin kan ve bağışıklık sistemine girmesini sağlar. Enflamatuar reaksiyon oluşturabilir ve enflamatuar biyobelirteçlerin kan düzeylerini yükseltebilir.

Barsak geçirgenliği fonksiyonel tıp yaklaşımının anahtar kavramıdır.

Barsak geçirgenliğinin artmış olduğunun en önemli göstergelerinden birisi de kandaki LPS ( lipopolisakkarit ) oranıdır. Bu madde mikrobiyatanın %50- 70 ini oluşturan bazı bakterilerin dış zarlarında bulunur. Esas olarak bakteriyi sindirilmekten korumakla birlikte, kana geçtiğinde sinir sistemi için toksiktir ve vücutta yaygın olarak enflamasyonu tetikler, mitokondri fonksiyonunu bozabilir, bağışıklık sistemini bozar. Normalde barsağımızdaki miktarı 1 gram olan bu maddenin barsak geçirgenliğinin artmasıyla kana geçişi merkezi sinir sitemi üzerinde toksik etki yapar.

Parkinson, ALS( amiyotrofik lateral skleroz), MS(multibl skleroz), Alzheimer, depresyon gibi beyinde başladığını düşündüğümüz bir çok hastalıkta kan LPS seviyelerinin oldukça yüksek olduğu gözlenmiş.

Barsak geçirgenliğinin beyin sağlığı üzerindeki etkisine değinmişken glutenden bahsetmemek mümkün değil.

Gluten; buğday, arpa ve çavdarda bulunan enflamatuar özellik gösteren ve gıda duyarlılığına yol açan bir moleküldür. Gıda duyarlılıklarının alerjiden farkı; reaksiyon ve belirtilerin ani ortaya çıkmaması, uzun bir zamana yayılmasıdır. Bu nedenle belirtilerle alınan gıda arasında ilişki kurmak zorlaşır. Kanda allerji sırasında yükselen IgE yerine IgG yükselir. Bu tür antikorlar yükseldiyse barsak geçirgenliği bozulmuş ve barsaktan kana geçmemesi gereken moleküller geçiyor ve barsak bağışıklık sistemini uyarıyor demektir. Gıda duyarlılıklarının başında ise %83 süt ürünleri, %50 buğday gelmektedir. Sütün insan için doğal bir besin olmadığını söylemekte yarar var.

“İnsanlar binlerce yıldır unlu gıdalarla besleniyorlar, neden şimdi sorun oluyor?” dediğinizi duyar gibiyim. “Binlerce yıl”ın insanın evrimsel tarihinde önemli bir zaman dilimi olmadığını söyledikten sonra, buğdayın son yüzyılda genetik değişiklikten geçtiğini, hibrit türler oluşturulduğunu, suda erimesi için yapılan işlemlerle birlikte antijenik özellik kazandığını söylemekte yarar var.

Kültürel bir besine dönüşmüş durumda olan unun, pratikte bağımlılık düzeyinde tüketildiğini ve yalancı bir tokluk hissi yarattığını kimse inkar edemez.

Çölyak hastalığı ve non çölyak gluten hassasiyeti birbirinden ayrı iki durumdur. Non çölyak gluten hassasiyeti sindirim sistemi bulgularından çok, birbirinden çok farklı çeşitli sistem bulgularıyla ortaya çıkabilir; migren, beyin sisi, eklemlerde ağrı, halsizlik, yorgunluk, depresyon, çeşitli deri döküntüleri, egzema, birbirinden farklı bir çok nörolojik bulgu, kaygı, gerginlik, öfke nöbetleri, infertilite, ataksi, otoimmün hastalıklar gluten duyarlılığının sonuçları olabilir.

Gluten, glüteninler ve gliadinler olarak iki ayrı protein grubundan oluşur. Araştırmalar buğdayın binlerce farklı protein ile alerjik reaksiyon oluşturabileceğini, enflamasyona, ve kan beyin bariyerinin bozulmasına neden olabileceğini gösteriyor. Bir çok yayın, bipolar bozukluklar, şizofreni, periferal nöropatilerle gluten arasında bağlantı kuruyor, özellikle serebellar ataksi hastalarında glutensiz diyetle geri dönüşler bildiriliyor. Bazı yayınlarda gluten duyarlılığı “gluten sendromu” olarak isimlendiriliyor. Korea, myoklonus, distoni, tremor ve huzursuz bacak sendromu , Hiperaktivite ve Dikkat Eksikliği Bozukluğundan muzdarip cocuklarla ilgili gluten bağlantılı bağlantılı epey yayın da mevcut. Lancet de yayımlanan bir makalede DEHB tanılı yüz çocukta eliminasyon testini uyguladıktan sonra belirgin gerileme gözlenmiş.

Alzheimer, ALS, MS, otizm,depresyon, parkinson gibi beyinle ilişkili hastalıklar, farklı klinik belirtilere, çoğunlukla birden fazla patoloji mekanizmasına sahip olsalar da, araştırmalar, beyin ve barsakların sıkı bağlantısı nedeniyle barsak disbiyozisinin neredeyse tüm dejeneratif  beyin hastalıklarında,  başlatıcı ve enflamasyonu tetikleyici faktör olduğunu gösteriyor.

(disbiyozis: herhangi bir nedenle mikrobiyotanın dengesinin bozulması, mikrobiyata kompozisyonunun değişmesi, bozulması ve buna bağlı olarak fonksiyonlarının kaybolması şeklinde tanımlanır.)

Otizm :

Sosyal etkileşimde, sözlü sözsüz iletişimde problemler ve tekrarlayan hareketlerle karakterize, ağırdan hafife geniş bir spektrum içinde tanımlanan bir durumdur. Genetik temeli ve mutasyonlarla ilgili olduğu düşünülse ve ilgili bazı genler bulunsa da her zaman genetik bağlantı gerektirmez. 30-40 yıl içinde tüm kronik hastalıklardaki artış gibi, otizmde de büyük bir artış söz konusudur. Günümüzde her 68 çocuktan birinde görülmektedir. Genler dışında mitokondri fonksiyon bozukluğu önemlidir.

Mikrobiomun keşfi, barsak bakterilerinin beyinle ilişkileri, beyin gelişimi üzerine etkileri, büyüteci otizmli çocukların barsağında olup bitenlere yöneltti. Otizmli bireylerin hemen hepsi sindirim kanalı sorunlarından muzdaripti. Karın ağrısı, kabızlık, ishal, şişkinlik yaşama sıklıkları diğer çocuklardan çok daha fazlaydı. Araştırmalar, otizmde barsak bakterilerinin kompozisyonlarının değiştiğini, sızdıran barsak bulunduğunu gösteriyor. Otizmli bireylerin, barsak mikrobiotalarında bifido bakteriler gibi yararlı bakterilerin düşük,daha agressif bir tür olan klostridyum bakterilerinin ve candida türü mantarların yüksek oranda olması, bunları besleyen rafine şekerlere düşkünlüklerini de açıklayabiliyor. Sızdıran barsağın kanda yüksek LPS seviyelerine ve enflamasyona neden olduğunu, bunun beyne ulaşabileceği artık biliniyor. Bu sonuçlar otizm için fekal transplantasyonun, mitokondri desteklerinin ve barsak koruyucu yaşam şeklinin gelecekteki önemine işaret ediyor.

Depresyon:

Majör depresif bozukluk dünya çapında engellilik ve ölüm nedenlerindeki artışın önde gelen nedenlerinden birisidir. Hali hazırda 350 milyondan fazla insanı etkilemektedir. İntihar oranları ise %15-20 dir. Depresyon, genetik yatkınlıktan çevresel faktörlere kadar çok yönlü mekanizmalara sahiptir. Son araştırmalar barsak mikrobiyatalarının depresyon patofizyolojisinde önemli roller oynadığını gösteriyor.

Depresyon ve barsak arasındaki ilişkinin bilinir olması yeni değil aslında. Ancak depresyon ve kaygının barsak hastalıklarını etkilediği yaygın olarak dile getirildiği halde, bu ilişkinin çift taraflı olduğu, barsakta olup bitenlerin de beyni etkilediği gözardı edilir.

Antimikrobial tedaviler, dezenfeksiyon ve temizlik ürünlerinin yoğun kullanımı, batı tipi diyetler, çevre toksinleri  ve stres,  mikrobiyom üzerinde derin ve kalıcı bir etki yaratır.  Ancak mikrobiyata bütün bu faktörlerin hastalık olarak belirme biçimlerini düzenleyebilmekte, negatif ya da pozitif olarak söz sahibidir. Mikrobiyata beyin ve ruhsal durum için önemli nörotransmitterler de üretir. Örneğin laktobasiller ve bifidobakteriler,  gamaaminobütirik asit (GABA) sentezlerler. Esherichia coli, bacillus ve saccharomyces ; norepinefrin, candida, streptococcus, escherichia ve enterococcus ise serotonin üretir. Bacillus ve serratia dopamin üretirler. Farelere bifidobakterium infantis verildiğinde triptofan (serotonin öncülü ) seviyelerinde artma gözlenmiş.

Günümüzde artan sayıda araştırma enflamatuar moleküllerle depresyon arasındaki ilişkiye odaklanmış durumda. Araştırmalar proenflamatuar sitokinler ile lipopolisakkaritlerin (LPS) depresyon sırasında kanda yükseldiğini gösteriyor ki, LPS nin barsak geçirgenliğini arttırdığını ve enflamasyona neden olduğunu biliyoruz. Yine bütün bu sonuçlar ışığında sağlıklı yağlardan ve sebzelerden zengin akdeniz diyetinin depresyon belirtilerini gerilettiğini bulmak şaşırtıcı olmasa gerek. Burada söylenmek istenen çok faktörlü patolojilerin yolaçtığı depresyonun basitçe beslenme biçimiyle tedavi olacağını iddia etmekten çok, beslenmenin mikrobiyata üzerindeki etkisini vurgulamak ve barsak mikrobiyatasını koruyacak şekilde beslenmenin, probiyotiklerin, barsak disbiyozunu düzeltecek tedavilerin, özellikle de fekal transplantasyonun gelecekteki önemine dikkat çekmektir..

Parkinson hastalığı:

Parkinson hastalığı ABD de en yaygın ikinci nörodejeneratif hastalıktır. Yaklaşık 1 milyon insanı ve 60 yaş üstü ABD nüfusunun yüzde 1’ini etkilemektedir.Titreme, kas sertliği, hareketlerde yavaşlama ve yürümenin bozulması gibi motor kayıp belirtileriyle seyreden hastalık, dünyada yaklaşık 3 milyon insanı etkiliyor. Olguların % 10’ undan azı kalıtsal kabul ediliyor; ateroskleroz, bazı ilaçlar ve çevresel toksinlerin ve ağır metal birikiminin önemi olduğu düşünülüyor.

Parkinson; Mitokondri fonksiyonlarının bozulması nedeniyle oluşan oksidatif stresin beyin sapı bölgesinde dopamin salgılayan gri cevher ( substansiya nigra ) hücrelerinin dejenerasyonu veya ölmesiyle oluşur. Merkezi sinir sistemi, otonomik ve barsak sinir sitemi dahil olmak üzere barsak- beyin sinir aksının tüm seviyelerinde hatalı biçimde alfa sinüklein proteini birikmesi ile karakterizedir. Parkinsonda bir diğer patoloji kan beyin bariyeri geçirgenliğinin artması sonucu gelişen nöroenflamasyondur.

Parkinsonda, barsak ve gastrointestinal sistem bozuklukları belirgindir. Kabızlık önde gelen bir bulgudur ve klasik belirtiler ortaya çıkmadan yıllar önce başlayabilir. Hastalarda motor belirtilerin ortaya çıkmasından önce kabızlık % 87 olarak bildirilmiştir. Kabızlığın bir haberci olduğu varsayılmakta ve parkinson gelişme riskiyle ilişkilendirilmektedir. Ayrıca mikrobiyata düzensizliği (disbiyosiz), aşırı tükürük salgısı, erken doyma, mide bulantısı, mide boşalmasında gecikme, gastroözafagial reflü gibi yakınmalar yaygındır. Bu belirtiler barsak sinir sistemi işlev bozukluğunu yansıtır. Mide ve barsak alfa sinükleinin ilk yerleştiği organlardır. Son yayınlar sinüklein birkiminin barsak- merkezi sinir sistemi ilişkisi ve vagus yoluyla beyne ulaşabileceği yönündedir. Parkinsonda artmış barsak geçirgenliği ve bozulmuş mikrobiyata  ile ilgili yayınlar; bakteri LPS ne sistemik maruziyet ve nöroinflamasyonla nörodejenerasyon bağlantısını güçlendiriyor. Mikrobiyata değişikliği ile parkinson patogenezi arasındaki eksik noktalar ise tamamlanmayı bekliyor..

Multiple skleroz (MS) :

MS; merkezi sinir sisteminde sinir iletimini sağlayan lifleri saran kılıfın (myelin) iltihabıdır. Bu liflerin zarar görmesiyle omurilik ve beyin arasında koordinasyon sorunları oluşur. MS semptomları arasında kognitif bozukluklar, bozulmuş bilgi işleme ve uzun süreli hafıza bozuklukları yer alır. Klinik semptomlar kas zayıflığı, bulanık görme, çift görme, baş dönmesi ve yorgunluktur. Klinik olarak alevlenme ve yatışmalarla sürer.

MS‘in genetik ve çevresel faktörler arası etkileşimden kaynaklandığı düşünülmekle birlikte,  kanıtlar,  otoimmünitenin önemli rolü olduğunu söylüyor. MS lezyonlarında astrositler,  hastalık gelişimi sırasında paradoksal bir rol oynarlar. Deneysel veriler, astrositlerin sadece iltihaplanmaya aracılık etmediğini, aynı zamanda proinflamatuar faktörlerin zararlı etkilerini de azalttığını gösteriyor. Barsak mikroflorasının tipi ile MS’in ilerlemesi arasındaki ilişkiyi araştıran hayvan çalışmalarından elde edilen kanıtlar artmaktadır. Otoimmün reaksiyonlar, moleküler taklit yoluyla veya lenfositlerin üretimini uyararak başlayabilir. Bakteriler tarafından üretilen metabolitler de otoimmün sistemi etkileyebilir. Yeni deneysel ve klinik çalışmalar, otoimmün ataklarının, beynin bağışıklık hücreleri ve bağırsak mikrobiyotaları arasındaki bir etkileşimle tetiklendiğini gösteriyor. Bu bulgular bağırsak mikrobiyotasını düzenleyen yeni tedavi biçimlerinin geliştirilmesine katkıda bulunabilir. Multipl skleroz, inflamatuar süreçlerin de etkilediği bir demiyelinizan hastalıktır.

Ek olarak, çeşitli çevresel ve yaşam tarzı faktörleri, coğrafi bölge, D3 vitamini eksikliği, yaşamın erken döneminde obezite, sigara içimi ve Epstein-Barr virüsü (EBV) dahil olmak üzere MS’in başlamasına katkıda bulunur. EBV enfeksiyonu geç çocukluk döneminde ortaya çıkarsa, MS’in gelişimi için en büyük risk faktörü olarak kabul edilir. Son on yılda D vitamininin tedavi edici özelliklerinin klinik ve laboratuar yöntemleriyle araştırılması, D vitamininin sinir dokusunu koruyucu olduğunu düşündüren kanıtlara bağlı olarak önemini arttırdı. Bununla birlikte, D vitamininin tükenmesinin nörolojik hastalıkların başlangıcına katkıda bulunup bulunmadığı veya nörolojik hastalığın bir belirtisi olup olmadığı henüz tanımlanmamış durumda. Bütün bu bulgular ışığında diyetin; hem alevlenme-yatışma dönemlerinde hem de primer ilerleyici MS’de,  MS’nin şiddetini etkileyebileceği bildiriliyor. Diyet,  metabolik süreçleri, enflamatuar hücreleri ve bağırsak mikroflorasının bileşimini kontrol ederek MS semptomlarını etkileyebilir. Fiziksel aktivite eksikliğine ek olarak tuz, hayvansal yağ, kırmızı et, şekerle tatlandırılmış meşrubatlar, karbonhidratlar ve lifte yüksek bir diyet, semptomları artırabilir, çünkü bunların hepsi metabolizmayı etkiler ve disbiyotik bağırsak mikroflorasına yol açabilir. Sistemik inflamasyon ve barsak bariyerinin geçirgenliği artmıştır. Sebzeler, meyveler, baklagiller, balık, prebiyotikler, düşük kalorili diyet ve probiyotikler, sağlıklı bir barsak mikroflorası sağlayarak semptomları azaltabilir. Bu sonuçlar mikroflora değişikliklerinin proinflamatuar ajanların aktivasyonuna neden olabileceğini ve MS’de alevlenmeye katkıda bulunabileceğini göstermektedir.

Alzheimer:

Alzheimer zihin işlevlerinde kayba neden olan hastalıklar içinde en sık görülenidir. Hastalık sıklığında yaşla birlikte artış görülüyor. Türkiye’de 300 bin hasta olduğu düşünülüyor. Amerika’da bu sayı 5 milyondur. Şu ana kadar hiçbir anlamlı tedavisi bulunamamıştır. Hastalık, tam aydınlatılamayan bir nedenle beyin hücrelerinin programlanandan önce ve hızlı ölümüyle ortaya çıkmakta. Beyin büzülmesine yolaçan bu durum için; yaş, depresyon, kardiyovasküler hastalıklar, tansiyon yüksekliği, diyabet, insülin direnci, APOE4 geni taşıyıcılığı gibi bazı risk faktörleri tanımlanmış.

Hastalığın hücresel enerji mekanizmasında, yani mitokondri fonksiyonlarında bozulma ile ortaya çıktığı biliniyor. İnsülin direncinin mitokondri fonksiyonu bozulmasındaki rolü ortaya konmuş. Ayrıca, Alzheimer hastalarının beyinlerinde biriktiği saptanan beta amiloid denen protein, enflamasyon, damarsal bozukluklar ile ilişkili olduğu da bildiriliyor. Araştırmalar serum alimünyum, civa, kadmiyum ve kurşun seviyelerindeki artışla hastalık arasında da ilişki bulmuş.

Yayınlar, bazı barsak bakterilerinin amiloid proteinleri üretebildiğini vurguluyorlar. Bu proteinlerin barsak bağışıklık hücreleri tarafından içerildikten sonra merkezi sinir sistemine gönderilebilecekleri veya mikrobiyota dengesizliğinin ve kompozisyondaki bozulmanın (disbiyosis ) yolaçtığı  “sızdıran barsak” yoluyla doğrudan sistemik dolaşıma girebilecekleri düşünülüyor. Disbiyosis söz konusu olduğunda LPS gibi bakteriyel toksinlerin sistemik dolaşıma girmesi de enflamasyonu başlatabilir. Oluşan enflamasyon ürünleri olan sitokinler beyin mikroglia hücrelerini aktive ederek beyinde de enflamasyona neden olurlar. Barsak mikrobiyata sinyallerini beyine iletmede vagusun rolü de vurgulanıyor. Bu mekanizma beynin başka nörodejeneratif  hastalıklarında da benzerdir.

Alzheimer ‘a yol açabilen beyin yıkıcı mekanizmalar; barsakta disbiyosis, lokal ve sistemik enflamasyon gelişimi, barsak-beyin aksının düzensizliği ile başlar. Günümüzde amiloid birikiminin  Alzheimer belirtilerinden 10-20 yıl önce başlayabildiği yaygın olarak kabul ediliyor. Amiloid birikim hipotezi hakkında çok fazla tartışma ve şüphe mevcuttur. Amiloid protein birikiminin hastalıktan tamamen bağımsız yaşlanmayla ilgili olduğu yönünde güçlü fikirler ileri sürülüyor. Alzheimer sistemik bir hastalık kabul edilir, çünkü hem vücuttaki, hem beyindeki enflamasyonun hastalıkla bağlantısı bilinmekte. Yaşam boyunca mikrobiyata (ağız, burun,barsak) disbiyozisinin barsak bariyerini, daha sonra da kan beyin bariyerini bozarak sinir sisteminde ve beyinde enflamasyonu başlatabileceği artık kabul ediliyor. Barsak mikrobiyatası çeşitlilik ve kompozisyon olarak ağız boşluğu florasına bağlıdır. Bu nedenle ağız florası sistemik enfeksiyonlar açısından önemlidir. Barsak mikrobiyatası tarafından üretilen çok sayıda metabolit doğrudan ya da dolaylı olarak beyin fonksiyonlarını da etkileyebilir. Bunlardan kısa zincirli yağ asitleri (SCFA ) olarak adlandırılan asetat, bütirat ve propiyanat oldukça önemlidir. Kolondaki karbonhidratların bakteriyel fermentasyonu ile oluşurlar. Kötü bakterilerin büyümesini engellerler, barsak asit- baz dengesini sağlarlar, mukoza salgısını arttırarak ‘sızdıran barsak’ı düzeltmeye çalışırlar.

Bütirat kolon hücrelerinin en önemli enerji kaynağıdır. Barsak sinir sisteminin kolinerjik nöronlarını etkiler, barsak hareketlerini ve leptin sentezini arttırır. Sinir koruyucu etkileri olan ve beyin sağlığını geliştiren çok önemli bir moleküldür. Mitokondri solunum hızı ve ATP üretimini arttırıcı etkisi vardır. Bir çok genin fonksiyonlarını, beyin epigenetiğini etkileyebilir. Propiyonat barsak hareketlerini azaltır, salgıları arttırır. Asetat, kan beyin bariyerini geçerek beyne tokluk sinyalleri iletebilir. Mikrogiliaları etkileyerek kan-beyin bariyerindeki geçirgenliği azaltır.

Yaşlanma ile birlikte vücudun enfeksiyonlara direnebilme, yenilenebilme kapasitesinde azalma ve mikrobiyatada bazı değişikler olur. Mikrobiyal biyoçeşitlilik azalır. Üretilen SCFA miktarında azalma, barsak geçirgenliğinde, kan-beyin bariyeri geçirgenliğinde artma olur. Artan enflamasyona karşın yenilenebilme ve enfeksiyonlarla savaşabilme yeteneğinin düşmesi, enflamasyonun beyinde nörodejeneratif sürecin başlamasında etkili olur. Alzheimer le birlikte bir çok dejeneratif beyin hastalığında barsakların rolünden bahsedilmeye başlanması bile, gelecekteki yeni tedaviler açısından umut vericidir.

Hem Batı dünyasında,  hem de gelişmekte olan ülkelerde, yağ, protein ve şeker bakımından yüksek ve emilebilir fiberlerden düşük bir diyet, bulaşıcı olmayan bağırsak hastalıklarının insidansında hızlı bir artışla ilişkili bulunuyor.

Vücudumuza aldığımız tüm besinler, aynı zamanda genetik dışavurumu değiştirebilme, kötü genleri susturup, daha koruyucu genlerin ifadelerini arttırabilmeyi yani hastalığa ya da sağlığa yönelmemizi sağlayan kodlardır. Bedenimizde birlikte yaşadığımız muhteşem mikrokozmos, bunu sağlamak için sonsuz olanaklar sunmaktadır. Beslenme değişiklikleri ve probiyotik destekler yanında fekal nakil, önümüzdeki yıllarda en önemli tedavi seçenekleri arasında görünüyor.

Barsak- beyin ilişkisinin yeniden keşfedilmesinin tarihi ancak 10-15 yıldır. Hiç şüphesiz bu yazı beş yıl sonra tekrarlandığında mikrokozmosun gizemleri bir parça aralanmış ve oldukça fazla yol katetmiş olacağız.

Dr. Müge Yetener, Ankara