Pestisit ve tarım

Son yıllardaki bilimsel ve teknolojik gelişmeler sayesinde tarımsal faaliyetler oldukça kolaylaştı. Artık eskisi gibi elle zararlı otlar toplanmıyor.Zeytin ağaçlarındaki sineklerle mücadele için ağaçların arasına badem ağaçları dikilmiyor (Oysa atalarımız badem ağacından sızan reçinenin zeytine zarar veren sinekleri toplayarak bertaraf ettiğini biliyorlardı). Ekim nöbeti yani yabani ot, zararlılar ve hastalık etmenlerinin azaltılması için her yıl farklı ürün ekimi yapılmıyor ya da çiftlik gübreleri ( tüm büyükbaş, küçükbaş ve kümes hayvanların dışkılarından elde edilen gübreler) artık kullanılmıyor veya çok az kullanılıyor. Çünkü tüm bunları yapmak hem çok fazla emek istiyor hem de günümüzde ekonomik karlılığı oldukça düşük kaldığı için daha kolay ama bir o kadar da zararlı kimyasallar tercih ediliyor.

Artık GDO’lu yani genetiği değiştirilmiş tohumlarla, aşırı ve bilinçsizce kullanılan kimyasal gübrelerle, bitki büyüme düzenleyicileriyle (hormonlar) ,pestisitlerle (böcek öldürücüler, mantar öldürücüler vb) en kısa sürede en fazla verim alınmaya çalışılıyor.

Oysa II. Dünya savaşına kadar topraklar, savaşta kullanılan patlayıcıların ana maddesi olan azotlu bileşik amonyum nitratla ( II. Dünya savaşı sonrası azot gübresi olarak kullanılmıştır!) ya da  sinir gazı olarak kullanılan organofosfatlarla (savaştan sonra  güçlü bir insektisit yani böcek öldürücü  olarak tarımda kullanılmıştır!) tanışmamış ve kirlenmemişti. Ve bu temiz topraklarda yetişen meyve ve sebzelerin görünüşleri günümüzdekiler gibi tornadan çıkmış şekilde değil yamru yumru, kurtlu ama bir o kadar da lezzetli, vitamin ve minerallerden zengin ve insan sağlığına çok faydalı ürünlerdi.

 

Ekonomik karlılığı artırmak için bilinçsizce ve aşırı miktarda kullanılan kimyasal gübreler ve tarımsal ilaçların bitkiler üzerinde bıraktığı kalıntıların yanında, bu maddelerin yıllarca toprakta birikmesi, ayrıca yer altı kaynak sularına sızarak hem çevreyi kirletmeleri hem de buralarda yaşayan insan, hayvan ve bitkiler üzerinde yarattığı zararlar saymakla bitmez. Başta kanser olmak üzere her gün bu kimyasalların insana verdiği zararlara bir yenisi eklenmekte ve sağlıklı yaşam sürdürebilmek gittikçe zorlaşmaktadır.

 

Hayalimiz tarımda bilinçsizce yapılan aşırı gübre, pestisid  vb kullanımı olmadan, GDO’suz atalarımızın tohumlarını kullanılarak üretilen sağlıklı bitkisel ve hayvansal ürünleri tüketmek. Ama bu ne kadar gerçekleşebilir? Bilemiyoruz! O halde bizler elimizden geleni yaparak sağlığımızı korumaya çalışmalıyız.

 

Zirai ilaçlardan nasıl kurtulacağız?

Tarımsal aşamaya etki edemiyoruz ama satın aldığımız bitkisel besinlerdeki pestisit miktarını azaltacak yöntemleri uygulayabiliriz. Bununla ilgili yapılan bir çalışmadan bahsetmek istiyorum. Massachusetts Üniversitesi’nden Lili He ve arkadaşları (J. Agric. Food Chem.201765 (44), pp 9744–9752 ) pestisitlerin besinlerden nasıl temizlenebileceğini araştırmak amacıyla thiabendazole (fungusit yani mantar öldürücü ) ve phosmet (insektisit yani böcek öldürücü ) isimli pestisitleri kırmızı elmaların üzerine çiftçiler tarafından kullanılan konsantrasyonlarında 24 saat boyunca uyguladılar.Ardından elmaların bir kısmına musluk suyu ile yıkama,bir kısmına Clorox ağartıcı ( hasattan sonra pestisitleri uzaklaştırmak için kullanılan yıkama solüsyonu) ile yıkama,diğer bir kısmına da % 1 lik sodyum bikarbonat solüsyonunda 15 dakika beklettikten sonra su ile yıkama uyguladılar. Pestisitler uygulandıktan sonra elmaların yüzeyindeki ve kabuklarının derinliklerindeki pestisit kalıntılarını ölçmek ve haritalandırmak için SERS (Surface Enhanced Raman Scattering) yöntemini kullandılar.Pestisit uzaklaştırma yöntemleri denendikten sonra yine aynı yöntemle ölçümleri yaptılar.Sonuçta en iyi yöntemin sodyum bikarbonatla yıkama olduğunu ve  elma yüzeyindeki pestisitlerin yaklaşık yüzde 96’sını çıkarabildiğini saptadılar.

Nedenine bakacak olursak asidik solüsyonların pestisitlerin etkisini artırdığını, alkalilerin ise azalttığını biliyoruz. Çalışmada kullanılan sodyum bikarbonat oldukça alkali olduğundan etkisini pestisitlerin yapılarını bozarak, onları nötr ve zararsız küçük moleküllere ayırarak göstermekte. Ardından musluk suyu altında elle ovarak yapılan fiziksel yıkama ise bu moleküllerin büyük kısmının atılmasını sağlamaktadır.

Tarımda zirai ilaçların aşırı ve kontrolsüz kullanımları sebze ve meyveler üzerinde limitlerin üzerinde kalıntılara sebep olmakta, az az ama kronik bir pestisit zehirlenmesi sağlığımıza ağır zararlar vermektedir. Genetik bozulmalar (genotoksik),doğumsal anomaliler,ağır sinir sistemi hasarları,kanserler,çocuklarda dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozuklukları pestisitlerin neden olduğu hastalıklardan sadece birkaçı… Sağlığımıza vurduğu ağır darbelerden dolayı özellikle çiğ tükettiğimiz meyve ve sebzelerden tarımsal kimyasal kalıntıları gidermemiz büyük önem taşımaktadır.

Bu besinleri sadece musluk suyu ile yıkama yaparsak üzerlerindeki mikropların ve kimyasal kalıntıların bir kısmını temizleyebiliriz ama tek başına yeterli olmaz. Uygun sebze ve meyvelerin kabuklarını soyarak tüketmeyi de deneyebiliriz. Ama vitaminlerin çoğunun kabuğun hemen altında olduğunu hatırlayacak olursak zaten günümüz şartlarında oldukça azalmış bu besin maddeleri kabuk soyulduğunda daha da azaltacak, bize kalan ise yalnızca posa olacaktır.

Peki bunu nasıl yapacağız?

Tüm bu açıklamalardan sonra meyve ve sebzeleri benim nasıl yıkadığımdan bahsederek yazımı bitirmek  istiyorum. Taze aldığım meyve ve sebzeleri önce musluk suyu altında iyice yıkıyorum. Daha sonra geniş bir kaba 1 lt su ve 1 çay kaşığı karbonat (Sodyum bikarbonat)  koyup meyve ve sebzeleri içine koyuyorum, yaklaşık 15 dk  bekletiyorum. En sonunda bol suyla tekrar yıkama yaparak tüketime hazır hale getiriyorum.

 

Burada her ne kadar sodyum bikarbonatın zirai ilaç kalıntılarını temizleyici etkisinden bahsetmiş olsam da aslında sağlıklı yaşabilmemiz için tarımsal toksik kimyasalların hiç kullanılmadığı ya da çok düşük dozlarda ve kontrollü olarak kullanıldığı topraklardan yetişen besinleri tüketmemiz gerektiğini bir kez daha vurgulamak istiyorum.

Sağlıkla kalın.

 

Yazar: Uzm. Dr. Ayşegül DOKUTAN

Klinik Mikrobiyoloji / İSTANBUL