Mikroplarımız dost mu yoksa düşman mı?

Bakteri, virüs, parazit ve mantarlardan oluşan, vücudumuzda yaklaşık 1-1.5 kg ağırlığında yer kaplayan, insan hücrelerinden 10 kat fazla hücreye ve 150 kat fazla gene sahip olan mikrobik topluluğa mikrobiyota diyoruz. Mikrobiyotadaki yararlı, zararlı ve oportunist yani fırsat bulduğunda zararlı olabilen mikroorganizmalar bir denge içinde yaşarlar. Sayıları yaklaşık 100 trilyonu bulan bu mikroorganizmaların % 90’ı barsaklarımızda olmak üzere ağzımızda, midemizde, cildimizde, genital organlarımızda yani bedenimizde, bizimle birlikte yaşarlar ve tüm hayati süreçlerimize etki ederler. Yıllarca steril olduğunu düşündüğümüz amnion sıvısında (bebeğin geliştiği rahim içi ortam) dahi bulundukları saptanan bu mikrobiyal topluluk için artık ‘’yeni bir organ- süper organ’’ tanımlamaları yapılıyor.

Vücudumuzda oldukça önemli fonksiyonlara sahip olmasına rağmen yıllarca önemsenmeyen bu süper organ; sindirim sisteminde, bağışıklık sisteminde, enerji dengesinde, beyin fonksiyonları ve davranışlar dahil pek çok alanda önemli rol oynar. Sağlıklı barsak mikrobiyotası sindirilemeyen besinleri parçalayarak vücuda yararlı hale getirir. Patojenik bakterilerin çoğalmasını engeller, barsak immunitesinde önemli rolü olan sekretuar Ig A’nın salgılanmasını uyarır. Beden için gerekli vitaminlerin (B1, B2, B6, B12, K)  üretimine, vücuttaki toksin ve atıkların zararsız hale getirilip atılmasına da yardımcı olur.

Kısacası mikrobiyotamız sağlıklı ya da hastalıklı olmamızda baş roldedir.

Bu süper organ yaşamın ilk üç yaşında oluşmakta olup yapısı her insanda farklıdır.  Yani parmak izi kadar bireye özgü özellikler gösterir. Oluşumunda bebeğin doğum şekli (vajinal/ sezaryen), annenin vajinal ve barsak florasının özellikleri, doğum sonrası bebeğin beslenme tarzı (anne sütü, hazır mama vb.)  yakın çevre florası, genetik gibi pek çok faktör etkili olup, yaklaşık 10 yaş civarında da gelişimini tamamlar.

Doğum şeklinin mikrobiyota ile ne alakası var?

Burada özellikle doğum şekline dikkat çekmek önemli. Günümüzde tıbbi bir zaruret olmaksızın sezaryen doğumun gerek anne gerek doktorlar tarafından fazlasıyla tercih edildiği ve sezaryenle doğan bebek sayısının her geçen gün arttığı bir gerçek. Oysa vajinal yolla doğan bir bebeğin sezaryenle doğana göre 1-0 hayata avantajlı başladığı bilinse yine de sezaryen tercih edilir miydi?

Şimdi her iki doğum şeklini birlikte inceleyelim;

Bebek vajinal yolla doğduğunda ilk karşılaştığı mikrobiyota annenin vajinasında bulunan laktobasiller olmakta ki bu bakteriler bizim için dost bakteriler olup, barsağımızda özellikle bulunmasını istediğimiz bakterilerdir. Bebek ilk olarak barsağına bu bakterileri alıp, sonrasında da aslında çok önemli bir probiyotik olan anne sütü ile beslenirse, sağlıklı mikrobiyota oluşması için en önemli adımları atmış olur. Tüm bunların sonucunda ise bağışıklık sistemi gelişir,  böylece hastalıklardan korunarak ve gereksiz yere antibiyotik kullanmak zorunda kalmayarak, sağlıklı hayata bir adım önde başlar.

Oysa sezaryenle doğan bebek ilk olarak annenin, doktorunun, ebesinin yani her kim ile temas etmişse onların cilt floralarında bulunan stafilokok, streptokok, difteroid basiller  gibi barsak için sağlıklı olmayan bir mikrobiyota  ile karşılaşır ve bu bakteriler barsağa kolonize olur, yani yerleşir, dolayısıyla sağlıklı mikrobiyota elemanlarının da yerleşmesine engel olur. Bir de bebeğe ilk olarak anne sütü yerine mama verildiyse (bazı hastanelerde annenin sütü olmasına rağmen ilk olarak mama veriliyor! ) bebeğin barsağı için elzem olan anne sütü de barsağa etki edemeyecek, tüm bunlara bağlı bebeğin bağışıklık sistemi yeterince gelişemeyecek, bebek sık sık enfeksiyon geçirecek ve antibiyotik kullanmak zorunda kalacak, bu durum ise zaten yeterince oluşmamış mikrobiyotayı daha da bozacak ve kısır döngü halinde devam edecektir.

Peki ya disbiyosiz?

Barsakta yararlı, oportunist ve patojenik mikroorganizmalar arasındaki denge sağlıklı mikrobiyota lehine olmalıdır. Eğer  bu denge bozulursa, patojen mikroplar ve fırsatçılar artar  ve disbiyozis yani anormal barsak mikrobiyotası oluşur. Bunun sonucunda barsak bariyeri bozularak sızdıran barsak sendromu (leaky gut)’na davetiye çıkararak, kronik inflamatuar hastalıkların gelişimine zemin hazırlar.

Disbiyozisin başlıca nedenleri arasında;

  • Raf ömrü uzun ve katkı maddeleri içeren rafine besinlerle batı tarzı beslenme alışkanlığını
  • Aşırı ve gereksiz ilaç kullanımını (proton pompa inhibitörü mide ilaçları, antibiyotikler, non-steroid antiinflamatuvar ağrı kesiciler vb.)
  • Tarımda kullanılan pestisitler ( herbisit- bitki öldürücü,fungusit- mantar öldürücü,insektisit- böcek öldürücü) nedeniyle vücudumuza aldığımız toksinleri,
  • Ayrıca pestisitlerin toprakta neden oldukları vitamin/ mineral kaybını ( örneğin glikofosfat ayrık otlarının temizlenmesinde kullanılan çok toksik bir herbisit olup toprakta magnezyum kaybına da neden olmakta ) ve bunun sonucunda o topraklarda yetişen bitkilerin de besin değerlerinin de oldukça yetersiz olmasını,
  • Hijyenik yaşam tarzını ( toksik deterjanlar, antibiyotikli sabunlar, paraben içeren şampuanlar ve kozmetikler, çamaşır yumuşatıcıları, bulaşık parlatıcıları vb. )
  • Endüstriyel toksinleri; plastik, kimyasal ve metaller ( BPA salgılayan plastik şişelerden içilen sular, araba egzozlarından salınan toksik gazlar, cep telefonlarının elektromanyetik etkileri..) sayabiliriz.

Disbiyozisin oluşumundan bahsederken genel bir sindirim işlevinin nasıl olduğundan ve nerelerde sekteye uğradığından da bahsetmek doğru olacaktır. Bir besini yediğimizde tükürük ve ağızdaki enzimlerin yardımıyla iyice çiğneyerek sindirimi başlatmak gerekir. Oysa günümüz şartlarında ayak üstü, hızlıca ağzımıza attığımız yiyecekleri çiğnemeden dilimizin yaptığı kürek hareketi ile midemize yollamaktayız. Midemize yollanan yiyeceklerin sindirilebilmesi için mide pH’ sının asidik yani 1,5-2 civarı olması şarttır. Mide duvarını döşeyen hücrelerden HCL asit, pepsin gibi sindirime yardımcı salgılar salgılanınca, ağızdan mideye gelen besinlerin sindirimi de devam eder. Ama biz midenin asit salgılanmasını engelleyici PPI ( proton pompa inhibitörü mide ilaçları) antiasit ilaçlar, nonsteroid antienflamatuar ağrı kesiciler..  vb ilaçları kullanıyorsak, yemekle beraber bol sıvı tüketiyorsak ( sıvı alımını yemekten yarım saat öncesinden yemekten bir saat sonrasına kadar kısıtlamamız gerekir! ) sindirim burada da sekteye uğrayamaya devam edecektir. Sonrasında yeterince sindirilmemiş, pH’sı alkali, çeşitli mikropları da içeren bu yiyecek karışımı ince barsağın ilk kısmına geçecektir.

Mide asidi bu işin neresinde?

Yiyeceklerle birlikte her zaman çeşitli mikropları da az ya da çok miktarlarda alırız. Eğer mide asidimiz yeterli ise bu mikroplar midemizde yok edilir ve daha aşağılara geçemezler. Ayrıca midemizin normal florasında az oranda H.pylori ve candida cinsi mantar da bulunur. Eğer mide mukozası sağlam, asit salgısı yeterli ise işler yolundadır ve bu mikroorganizmalar herhangi bir rahatsızlık meydana getiremezler. Ne zaman asit salgısını sekteye uğratırsak yani mide pH’ sı 3 ün üzerine çıkarsa o zaman hem mide florasındaki mikroplar kontrolsüz çoğalırlar, hem de dışarıdan gelen mikroplar mideye yerleşip hastalık yaparlar ve hatta barsaklara kadar ilerleyip patojenitelerini daha da artırırlar.

Sindirime tekrar dönecek olursak; ağızda ve midede yeterince sindirime uğramış ve asit pH daki bulamaç yapısındaki madde (kimus olarak adlandırılır) barsağın ilk bölümü olan duodenuma geldiğinde,  pankreas ve safra kesesinden enzimler salgılanır, sindirim desteklenir ve besinler barsaktan kana geçebilecek kadar çok küçük parçalara ayrılırlar. Ama sindirimi yetersiz, iri besin parçaları içeren ve alkali pH’da olan kimus ince barsağın ilk kısmına geldiğinde, pankreas ve safra kesesinden enzimler salgılanmayacaktır. Çünkü enzim salınımı için gereken şart kimus pH’ sının 1-2 olmasıdır! Daha sonra ince barsakta ilerleyen kimustaki sindirilmemiş besinler ve mikroplar barsağı döşeyen epitele de zarar verecek, en fazla 100/ml civarı mikroorganizma bulunması uygun olan bu ortama patojen mikroplar yerleşecek, sayıları giderek artacak, buna bağlı epitel hasarı ve barsak geçirgenliği daha da artacaktır. Ve tüm bunların sonucunda geçirgen barsak sendromu başlamış olacaktır.

Böyle bir ortamda iri partiküllü yeterince sindirilmemiş besin parçaları, bakteri toksinleri, çevresel toksinler, bozulmuş ve aralarındaki sıkı bağlantıyı kaybetmiş olan barsak epitel hücrelerinin arasından kana geçerek bağışıklık sisteminin uyarılmasına sebep olacaktır. Çünkü hepsi bağışıklık sistemimize yabancıdır !

Bağışıklık hücreleri vücudumuzu korumak için faaliyete geçip, tanıyamadığı tüm bu zararlı maddeleri yok etmeye çalışacaktır. Böylece bir savaş yani inflamasyon (iltihaplanma) vücutta başlamıştır. Bu durumdaki hasta “yemeklerden sonra karnım davul gibi şişiyor, ne yesem yaramıyor, sürekli gaz şikâyetim var, yiyecekleri sindirebilmek için soda içiyorum ( ki soda yemekle birlikte alındığında sindirimi daha da bozacaktır! ) ayrıca her şeye allerjim var” yakınmaları ile doktora başvurur. Hastanın tedavisinde ise disbiyozis ve barsak geçirgenliğindeki artış akla gelmemiştir ve hastalıkların oluşumunda temel rolü  olan barsaklara ve beslenmeye  bakılmaksızın, semptomları düzeltmek için hemen allerji ilaçları, mide ilaçları, kortikosteroidler, nonsteroid antienflamatuar vb reçete edildiği için şikayetleri giderek artmıştır. Hatta bu kişiler bize gelmeden önce bir sürü allerji testleri dahi yaptırmış olsa da hastaya bütüncül yaklaşmak gerekir.

Yani barsaklardaki geçirgenlik devam ettikçe kana karışan yeterince sindirilmemiş her gıda parçası allerjiyi daha da tetikleyecektir.

Peki inflamasyon devam ettikçe neler olacak?

Normalde bağışıklık sistemi hücreleri yabancı gördüğü her maddeyi bağlayıp immun kompleksler oluşturur ve yok eder. Ama bu komplekslerin sayısı arttıkça artık yok edilmeleri zorlaşır ve bu kompleksler vücutta kendilerine yakın gördükleri organlara yerleşerek etkilerini orada da devam ettirirler. Bu kez bağışıklık sistemi hücrelerinin kafaları daha da karışır ve kompleksleri yok etmek isterken o organa da saldırır. Yani kendi organlarımıza saldıran bir bağışıklık sistemimiz vardır artık ve tüm bunların sonucunda vücudumuzda otoimmun hastalıklar başlar.

İmmun kompleksler eğer tiroide oturmuşlarsa Hashimato Tiroiditi, beyindeki sinir hücrelerinin kılıflarına oturmuşlarsa Multipl Skleroz, eklemlere oturmuşsa Romatoid Artrit  gibi hastalıklar.. oluşmaya başlar.

Oysa beslenmemizi düzeltsek yani vücut için en güçlü toksin olan şekerden , pasta börek,çörek,makarna,pirinç.. gibi zararlı karbonhidrat kaynaklarından uzak kalsak, doğal ortamda yetişmiş hayvanların ürünlerinden ve yeşilliklerden tüketebilsek, ( örneğin Akdeniz diyeti),vücudumuzda eksik olan mineral ve vitaminleri ( D, K2, B12, Magnezyum, Çinko vb) yerine koysak, çevresel toksinlerden mümkün olduğunca uzak kalmaya çalışarak ,iyi uyuyarak,düzenli nefes ,beden ve anda kalma egzersizleri yaparak, bize dost mikrobiyotamızla sağlıklı olma ve sağlıklı kalma halini sürdürebiliriz.

 

Yazar: Uzm. Dr. Ayşegül DOKUTAN

Klinik Mikrobiyoloji / İSTANBUL